Dice Kayek’i yoktan var etmek
Dünyaca ünlü bir Türk markası olan Dice Kayek’in yaratıcıları Ayşe ve Ece Ege kardeşler ile Paris’teki atölyelerinde buluştuk. Dice Kayek’in yoktan varolma öyküsünü onlardan dinledim; Ece Amerika’da takı tasarlamayı hayal ederken, Ayşe ise turizmci olarak yola çıkmışken, kendilerini Paris’te ilk beyaz gömlek koleksiyonlarını hazırlarken bulmuşlar. Ne kadar büyük zorlukların üstesinden geldiklerini, hatalarını, içlerinde kalanları, nelerden vazgeçmek zorunda kaldıklarını, içinden geçtikleri maddi süreçleri ve sonuç olarak sevdikleri işi yapmaktan nasıl güç aldıklarını ilk başta belki biraz bıkkınlıkla ancak sonradan hissedilebilir bir heyecanla anlattılar. Bu yoldan yürümeyi düşünenlere anlatacak çok şeyleri vardı. “Nispeten sakin bir dönemdeyiz” dedikleri o gün, çalışanlar şirket içinde vızır vızır dolanıyor, kendileri ise oldukça yorgun görünüyorlardı, bu yüzden fotoğraf çekimi gerçekleştiremedik. Ayşe ve Ece’nin başarı öyküsünden çıkarılacak çok şey var, bu röportajı keyifle okuyacağınıza inanıyorum.
###
Ben modadan öyle çok anlayan bir insan değilim, bu yüzden röportajda işin moda kısmını çok yansıtamayabilirim…
Ece Ege: Daha iyi işte, değişik!
Ayşe Ege: Ben de onu dedim, değişik! Bıktık artık, öyle bir şey kalmadı, trend neymiş, şuymuş buymuş, her şey moda!
İyi, ben de bu sezonun moda renkleri neler diye sormayacağım… :)
Ayşe: Hah, süper!
Öncelikle eğitiminizden başlamak istiyorum, neler okudunuz?
Ayşe: Ece gerçekten moda okudu, Paris’te. Ama ben çok alakasız bir şey okudum, Turizm ve Otelcilik mezunuyum. Bölümümle ilgili staj yapmak gerekiyordu, stajdan sonra dedim ki “bu hiç bana göre değil, kesinlikle bu işi yapmayacağım”. Okuldan mezun olduktan sonra tekstil ile ilgili bir işe girdim, ama şu anda yaptığımız iş gibi değil, daha tabana yayılmış bir kitleye hitap ediyordu.
Siz Türkiye’de mi eğitim aldınız?
Ayşe: Evet, Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum. Ece ise Paris’te okudu.
Modacı olmak hayalini kurduğunuz şey miydi?
Ece: Katiyen değildi.
Hiç “ben modacı olurum” diye aklınızdan geçmedi mi yani?
Ece: Hiç geçmedi.
Nasıl oldu peki?
Ece: Tesadüf. Kader. Ben değerli taş bilimi okumak istiyordum, jemoloji. O da niye, ortaokulda ve lisedeyken mücevher dizaynı yapıyordum kendi kendime. Bunu okuyayım dedim daha bilimsel olarak, mesleğim olsun. Ama gitmek istediğim okul olmadı çok uzak olduğu için, Amerika’daydı. Avrupa’da yüksek tahsil yapmaya karar verdim, sanatla ilgili bir şey olmasını istiyordum; mimarlık, resim, heykel olabilirdi ama sonunda moda diye bir teklif geldi, moda okur musun, iyi bir moda okulu var Fransa’da diye. “İyi, olur” dedim ben de. Okudum ama yine aklımda yoktu bunu yapmak, okul bitsin de başka bir şeye kanalize olabilirim diye düşünüyordum o zaman. Okulun son senesi bittikten sonra benimsedim ama, dedim “fena değil, hadi bunu yapayım”. Buradan dönmedim ama, diğer bütün yabancı öğrenciler kendi ülkelerine döndüler. “Eğer yapacaksam bu mesleği, moda tasarımını, kesin burada, Paris’te olur, buradan dünyaya yayılan bir şey” dedim. Burada yaşayarak ve okuyarak sistemin böyle olduğunu anladım. Burada da kaldık, bir gün dönerim derken o da olmadı, işi kurduk ve bugünlere geldik.
Sizin buraya gelişinizi nasıl oldu?
Ayşe: Benim de bir ayağım zaten hep buradaydı, sonra Dice Kayek’i kurmaya karar verdik, bir gömlek koleksiyonuyla çıktık önce, o sırada dedik ki bu işin zaten olması gereken yer burası, Türkiye’de oturup global bir moda markası yaratmak imkansız o yüzden burada başladık.
Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Ayşe: Her türlü zorlukla! Bu çok büyük bir hata aslında; önce bir yerde çalışıp moda işiyle ilgili, bunların nasıl yapıldığını görmek gerekiyordu. Biraz daha tecrübeli olduktan sonra bu işi yapmak lazım. Biz biraz fazla balıklama daldığımız için “o da mı olur?” - “o da olur!” diye düşünebileceğimiz her şey başımıza geldi.
Pes etme noktasına geldiğiniz oldu mu?
Ayşe: Çok oldu. 17-18 senedir her sezon, bu işi artık bir daha yapmayacağız diyoruz ama her sezon yine devam ettik! Çok insan “bu kadar emek verdiniz, o kadar yüzdünüz, kuyruğuna geldiniz” dedi ama gerçekten çok kereler “artık yapmayalım, yapılmaz” dedik.
Yeniden asılmanızı sağlayan şeyler neydi peki?
Ayşe: Birincisi bir arkadaşımız dedi ki meşhur Fuji Dağı var ya Japonya’daki, bu 8 etaptan oluşuyormuş. Genellikle en zoru 7. etapmış, oraya gelince zirveye bakıp herkes “yapamayacağız artık geri dönelim” diyormuş, halbuki en kolay o son etaptan sonra zirveye ulaşıyorsunuz. “Siz artık 7. etaba geldiniz” dedi ama baktık ki 15 sene olmuş!
Her sene yeni bir zirve o zaman!
Ayşe: Her sene 7 etap bitiyor diye düşünüyoruz, meğer yolun çok başındaymışız! Tabii bu işin şaka tarafı, bakıyorsunuz “ben bu işe çok emek verdim, hadi biraz daha gayret edelim, belki şöyle olur” diyorsunuz. Ama gerçekten çok şeyin bir arada olması gerektiği bir iş bu. Başta sermaye, ikincisi çok iyi bir organizasyon, üçüncüsü muazzam bir ekibinizin olması lazım. Sonra çok iyi bir stratejiniz olması lazım, çünkü bugün hepsi var ama iyi bir stratejiniz yok, olmaz. Bütün dünyadaki zevklere hitap eden çok iyi bir koleksiyonunuzun olması lazım, bu da çok zor bir şey. Dediğim gibi bütün bu şeylerin bir araya gelmesi, bir zincirin halkaları gibi bir uyum içinde işliyor olması gerekiyor. O halkalardan bir tanesi kırıldığı zaman her şey boş. İstediğiniz o hedefe ulaşamıyorsunuz.
Genelde insanlar sevdikleri işi yapmak için yola koyulduklarında en büyük tereddütleri maddi kaygılar yüzünden oluyor, hemen para kazanıp kazanamayacaklarını sorguluyorlar ve birikimleri yoksa hiç göze alamıyorlar. Sizin başlangıç noktanız nasıldı, bir birikimle mi yola çıktınız? Hemen kazanmaya başlayabildiniz mi?
Ayşe: Böyle şeyleri zaten bir kenara bırakarak başlamanız gereken işlerden biri bu. Moda çok sübjektif bir şey olduğu için, her şeyden önce sermaye yatırımının en az yapıldığı işlerden biri, büyük bir risk taşıyor çünkü. Krizin global ölçekte bu kadar ağır yaşandığı zamanlarda en yapılmayacak yatırım; moda. Bundan önce de her zaman bir yerlerde bir kriz vardı zaten, o yüzden modaya yatırım hiç yapılmıyor. Ya da siz büyük bir sermayeyle ortaya çıkıp “işte ben bununla başlıyorum” diyeceksiniz ki bugüne kadar hiç böyle bir şey duymadım. Ancak Prada filan kendi sermayesiyle bir şeyler yapıyor - ki onlar da belli bir iş planıyla, bankalardan ek krediler alarak yapıyorlar işi. Ama hele bizim gibi okullardan çıkmış “hadi şunu yapalım” diyenlere hiç kimsenin parası yoktur.
Ece: Biz çok sıfırdan başladık ve öyle de devam ettik yani bizimki trajikomik bir örnek esasında, bugün mesela bu işe başlasanız, belli bir sermaye ile başlayıp, bir iş planı yapıp onun üzerine gitmek daha yararlı olur. Macera olmaktan çıktı, bizim bahsettiğimiz zaman 17-18 senesi öncesi yine pazar pastasında sıfırdan başlayıp bir şeyler yapanlar için yer vardı. Şimdi artık yok, kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Bugün iyi bir ürünün, koleksiyonun, yaratıcılığın olacak iyi pazarlarda bulunmak istiyorsan - ki hemen nasıl bulunacaksın o da yatırım işi, ekip işi. Yatırım derken illa para da değil bu, birikim de lazım, tecrübeli insanları çalıştırman lazım, pazarları bilen, orda bulunanlarla kontakt kurman lazım, onların seni kabul etmesi lazım, koleksiyonunu satması lazım, difüzyon diyoruz ona. O arada onlar yapılıyorken senin üretimini çok çok iyi bir şekilde yapabilmen lazım, çok çeşitli referanslar var bizde, çeşitli kumaşlar… Karışık ve kompleks bir koleksiyon olduğu için onun üretimini de düşünmek lazım, bir tek yaratıp gösterip ondana sonra satın alın demek yetmiyor. Sonra finans işi, o paraların toplanması, tekrar yatırılması… Yani, bayağı büyük bir iş esasında bu. Bugün “hadi çok yetenekliyim, ben bu işe başlayayım da bir şey olayım” diyor etrafımdakiler, öyle demek çok zor bence, bana hayal gibi geliyor.
Siz nasıl yaptınız peki, aileden mi destek aldınız?
Ayşe: Hiç kimseden destek almadık, kendi kendimize biraz oradan, biraz buradan, biraz imalatçılardan destek aldık. Sonra devlet destek vermeye başladı, bizim tabii ki en büyük şanslarımızdan biri, Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın “Turquality” diye bir programı vardı. İTGİB’in (İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri) verdiği destekler oldu. Bu destekler hep bizim adım atmamıza ve ilerlememize yardım etti, bunları göz ardı etmemek lazım.
Şu anda herhalde maddi anlamda böyle bir kaygınız kalmadı?
Ayşe: Çok var, mesela defile yapamadık çünkü defile yapacak bir bütçemiz yoktu. Bu sezon bizim gibi birçok marka defile yapamadı çünkü onların da defile bütçeleri yoktu. İşin içine girmeden, işin ne kadar masraflı olduğunu anlatmak çok zor. Biz küçücük bir firmayız, minimumda çalışıyoruz diyelim. Bugün minimumda bir defile yapmanın bütçesi 300.000 Euro. Senede 2 defile yapmanız lazım. Sadece ve sadece defile yapmak için vereceğiniz para yıllık 600.000 Euro.
Çok büyük paralar! Tabii biz dışarıdan sadece modanın şaşaalı tarafını görüyoruz. İnsanlar belki “ne olacak, 15 tane manken yürüyor, 3-5 tane kıyafet giyiyorlar şeklinde görüyor ama…
Ayşe: 10 dakika süren bir defilenin bugün maliyeti bu. Üstelik minimumda. Birazcık ortaya yakın bir şeyler yapmaya karar verdiğiniz anda 400.000-500.000 Euro’lara varıyor. Christian Dior’un gördüğünüz o büyük defileleri filan 2-3 milyon Euro. Yani siz şimdi buradan hesap etmeye başlayın!
(Rakamlar karşısında şaşkınlık yaşayıp kısa bir süre sessiz kalıyorum)
Dice Kayek markası yaklaşık olarak ne kadar zaman sonra adını duyurmaya başladı? İşlerin rayına oturması, biraz daha rahatlama hissetmeniz ne kadar zaman aldı?
Ayşe: Hiçbir zaman öyle bir şey olmadı, bu işte rahatlama hissetmek diye bir şey yok. Bu işte ne zaman adınız duyuldu diye bir soru çok zor. Niye? Bu öyle bir şey ki zaten işin içinde olanlar adınızı 3 koleksiyondan sonra duyuyorlar ama halka hitap ediyor olmak, bu çok zor bir şey, seneler seneler seneler alıyor!
Dediğiniz gibi, “benim çok güzel çizimlerim var, modacı olabilir miyim acaba?” diyen herkes atılamaz belki de bu işe ama daha geniş anlamda bakarsak, siz kendi işinizi kurdunuz, başarılı bir şekilde bunu devam ettiriyorsunuz, çok büyük çabalar gösteriyorsunuz. Bu yollardan geçmiş insanlar olarak, ne öneriyorsunuz diye sormak istiyorum, çünkü insanlar daha baştan pes edebiliyorlar.
Ece: Benim tavsiyem bir kere genç olmak lazım bu işe başlamak için. Yaş limiti vermek istemiyorum ama belli bir yaştan sonra “hadi ben sıkıldım” deyip bu işe başlamak çok zor, çünkü enerjin olması lazım. Bu insanı hem fiziksel hem zihinsel olarak yoran bir iş; oraya gidiyorsun, buraya gidiyorsun, fuarlara gidiyorsun, onlara hazırlanıyorsun, eğiliyorsun, kalkıyorsun yani gerçekten önemli bir fizik güç lazım, o da gençlikte oluyor. Bir de o zaman hevesin oluyor, yenilgi yiğidin kamçısıdır, hırslanırsın, bunlar hep gençliğin verdiği hisler. Şimdi aynı problemleri yaşayacaksın ama bu yaşında, sıfırdan başlayacaksın desen, elimi sürmem.
Daha zor tabi…
Ece: Ne daha zoru canım? Byee!! Ayşe’yle bazen konuşuyoruz, hatırlayıp gülüyoruz “hatırlıyor musun 1900 bilmem kaç yılında şöyle bir şey olmuştu” filan, onlar bugün olsa!! O zaman gençliğin verdiği delikanlılıkla, hiperaktiviteyle o problemleri de çözebiliyorsun. Bir de başlarken 20 yıllık tecrübesi varmış gibi - o da nasıl olacaksa - her şeyi düşünüp iş planı çıkartıp ona göre kapital bulmaları lazım. Küçücük de olsa hep planlı ve önünü görerek gitmek gerekiyor.
Başka bir fırsatım olsaydı ya da Dice Kayek macerasına atılmamış olsaydım başka bir şey yapıyor olurdum diyor musunuz şimdi? Örneğin takı tasarımı…
Ece: Yok, moda tasarımından sonra takıya dönmezdim, çünkü o modanın bir parçası. Sonuçta moda çok büyük bir sektör, aksesuarları filan saymıyorum. Moda tasarımcılığı, insanı tepeden tırnağa giydirmek, saçından tut, gözlüğü, takısı, iç çamaşırı, dış giyimi, ayakkabısı, çorabı filan derken çok büyük bir endüstri oluyor. Ama başka bir iş olarak kesinlikle sinema yapardım, sinema okumayı çok isterdim, sonradan beni çok çekti.
Ayşe: Aile kurup çoluk çocuk yapardık. Şu kariyeri mi yapardık gibi şeyler değil, zaten yine bu işi yapardık. Ama “özel hayatınızla ilgili bazı fedakarlıkları yapar mıydınız?” sorusu sorulmalı bence burada. Biz buna gönül verdik, bunu sevdik ve bunu yapıyoruz ama özel hayatınla ilgili o kadar büyük fedakarlık yapman gerekiyor ki, onu yapar mıydın sorusu ancak sorulabilir burada bizim için.
Çok fedakarlık yaptığınızı hissediyor musunuz o zaman?
Ece: Fedakarlık yaptık, yapılmadan olmuyor zaten. Kadın olarak bu işte var olmaya çalışmak zaten başlı başına bir fedakarlık çünkü bir takım şeylerden vazgeçmiş oluyorsun işin için. Ki kadının en büyük misyonu bence aile kurup çocuk yetiştirmektir. Yani bu işte hem aile, hem iş çok zor. Bazı arkadaşlarım var başka sektörlerde çok iyi pozisyonlarda çalışan, çocukları olunca işi bıraktılar çocukları daha önemli olduğu için. Onları sayarsan hayatında, e o zaman ben büyük fedakarlık yaptım diyorsun. Mesela herkes yazın tatile giderken, gitmeyip o arada yine işleri halletmeye çalışmak da bir fedakarlık bence. Daha sayabilirim yani liste uzun!
Ayşe: Bayağı fedakarlık yaptık. Şimdi burada size anlatması çok uzun, 18 senenin fedakarlıklarını. “Şimdiki olgunluğunuz ve tecrübelerinizle biraz daha az mı yapardınız?”. Evet.
Yani çok farklı olurdu dediğiniz şeyler var mı?
Ece: Öyle bir şey olmuyor bir kere, yani o ütopik bir şey çünkü. İlla her şeyi çekip öğreneceksin (gülüyor), yoksa her şeyi okulda okurduk, “her şeyi öğrendim” diye atılırdık. Daha ziyade başına gelen felaketlerle ilerliyorsun.
Ayşe: Bazı şeyleri farklı yapardım. Daha az ciddiye alırdım. Zamanla daha spiritüel olmaya başlıyorsunuz ya, her şey olacağına varıyor, onu da kabul etmek gerekiyor. Tepinseniz de, yırtınsanız da, hayatta karma ya da kader - ne diyorsanız - onu yaşıyor ve onu değiştiremiyorsunuz. O yüzden onu biraz daha hafife alarak yaşamak bence biraz daha iyi.
Ufak bir pişmanlık gibi bir şey seziyorum…
Ayşe: Yok, bunun pişmanlıkla alakası yok. Bir olgunluk meselesi. Kararları verirken gözü kapalı ve radikal kararlar verdik, fazla radikal belki. Bir de bu işi çok fazla ciddiye almamanız gerekiyor. Bir arkadaşım var, o da ünlü bir modacılardan biri; “bırak Allah aşkına üzülmeyi, alt tarafı 3 tane esvap” diyor.
Aslında bütün fedakarlıklara rağmen değiyor mu, ben bunu öğrenmek istiyorum.
Ece: E, değiyor tabii, şimdi gözlerimi kapattığım zaman “güzel şeyler yaptım, yararlı oldum, başkalarına örnek oldum, birilerine bir şeyler öğrettim, o da bunun sayesinde bir şey oldu” demek çok büyük bir iç mutluluk ve huzur veriyor insana. Yiyip içip ondan sonra gitmek için yeryüzünde bulunmuyoruz.
Sonuç olarak ben sevdiğim işi yapıyorum ve başka türlüsünü düşünemezdim diyor musunuz? Mutlu musunuz?
Ayşe: Tabii, asla başka bir şey yapmazdım. Bütün zorluklarını, eksilerini bir tarafa koyalım, asla başka bir şey düşünmezdim. Bu işi zaten tamamen manevi tatmin için yapıyorsunuz. Para kazanmak için çok başka bir şey olurdum. Belki yine tekstil olurdu ama başka bir şekli olurdu. Bizim yaptığımız haliyle modadan, ancak çok çok büyük bir manevi tatmin alıyor olmanız lazım yoksa zaten yapmazsınız.
Ece: Evet. Bazen depresyona giriyorum ve yapmayacağım artık, tamam diyorum sonra bakıyorum başka insanların yaptığı işlere, sevmeyerek ve mecburen - mecburiyet çok önemli - o zaman diyorum ki “oh, çok çok şanslıyız, sevdiğim ve güzel bir şey yapıyorum, insana güzellik verdiğimiz bir iş ayrıca”.
Ruhunuz tatmin oluyor mu yani?
Ece: Oluyor, bir de yorulmak güzel bir şey bence, yorulmadan hayat geçmiyor. Sıkıntı ve başka takıntılar başlıyor sonra, o yüzden yorularak ölmek - yani üretirken yorularak bu dünyayı terk etmek çok güzel bir şey. Yani hoş bir şeyler yapıp buralara bırakmak ve sonra senden güzel bir şekilde bahsedilmesi galiba çok önemli. Ne desek de sonunda “iyi ki böyle işimiz var, çok şükür” diyoruz. Değil mi?
Moda tasarımcılığına eş zamanlı olarak yine sinema eğitimi almayı düşünür müsünüz?
Ece: İşte vakit olsa! Yok ama işte, olsa zaten o da öylesine arada yapılacak bir iş değil, hani seramik kursuna gideyim gibi değil, sinema önemli bir şey. Teknik olarak öğrenmek isterdim ama belki daha ilerde, kendi müesseseleşmemizi yoluna koyabilirsek, o zaman gerçekten girmeyi düşündüğüm bir dal.
Kafanızda bir deadline var mı modayla ilgili, yani “Ayşe ve Ece Ege kardeşler artık modayı bıraktılar, elini eteklerini çektiler bu işten” deneceği bir zaman olur mu sizce?
Ece: Onun arkasından bir şey yapmamak olarak gelmez. Biz yapacağımızı yaptık artık bırakıyoruz olarak olmaz ama başka bir şeye geçiş olarak, onun bağlantısı olarak daha büyük bir sektöre girmek şeklinde olur, o güzel bir şey çünkü. Ama önce burayı güzel bir seviyeye çekmemiz lazım, müesseseleşmek gibi. Müesseseleşmek derken, bugün herkesin tanıdığı bir markayı örnek verebilirim: Christian Dior. Parfüm, erkek, ev tekstilinden tut da haute couture’e kadar çok büyük bir yelpazesi bulunuyor.
O kadar genişlemeyi hedefliyor musunuz?
Ece: Biz olmasak bile sonrakilere bayrağı verip onların yapması da olabilir, bunların örnekleri çok var moda tarihinde, ondan sonra kafan ve kalbin rahat, başka bir sektöre geçebilirsin.




